
İnsan hakkı ihlallerinden biri olan kadına yönelik şiddet, ülkemizde ve dünyada yaşanan ortak sorun olmakla birlikte devletler tarafından farklı düzenlemelere konu olmuştur. Kadına yönelik uygulanan şiddet, kadının gerek fiziksel gerek ruhsal açıdan zarar görmesine neden olmaktadır. ‘’Kadın’’ için her ne kadar en güvenilir alan olarak ‘’aile’’ görülse de aile kavramı içinde gördüğü fiziksel, cinsel, ruhsal ve ekonomik şiddet oranı aile dışında görülen şiddet oranına kıyasla nitekim daha yüksektir. Bu durum bizlere kadına yönelik şiddet sorununun çözümlenmesinde aile içinden başlayan politikalara ihtiyaç duyulduğunu belirtir. Günümüzde kadına yönelik şiddette önleyici yasalar ve uluslararası sözleşmeler her ne kadar söz konusu olsa da uygulamadaki sonuçlar yeni politikalara ve hukuki düzenlenmelere ihtiyaç olunduğunu göstermektedir.
Kadına yönelik şiddet kavramı oldukça eski olmasına rağmen bunun bir toplumsal problem olduğunun kabulü ve bu probleme yönelik çözüm arayışları oldukça yenidir. Çoğunlukla erkek bireylerin kadın üzerinde egemenlik kurma isteği ile doğan tehdit, aşağılama, yaralama, tecavüz, taciz ve daha nice davranışla kendini gösteren şiddet, kadının öz değerlerini yitirmesine de neden olmaktadır. Ancak belirtilmelidir ki, kadına yönelik şiddetin mağdurları kadınlarla ile birlikte çocuklardır.
İnsan hakları kavramının toplumlar tarafından benimsenmesi, ihlallerine yönelik mücadelenin başlaması ile birlikte kadına yönelik şiddet kavramı tanınmış ve önlenmesi amacıyla mücadele hareketleri başlamıştır. Bu kapsamda gerçekleşen düzenlemelerden biri olan ‘’İstanbul Sözleşmesi’’ uluslararası hukukta kadına yönelik şiddet ve beraberinde aile için şiddet konularında yaptırım gücü olan ilk sözleşme olmasıyla önem kazanmaktadır. Belirtmek gerekir ki, ’’Kadına Yönelik Şiddetin ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Sözleşme’’ Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 2011 yılında İstanbul’da imzaya açılması sebebi ile İstanbul Sözleşmesi olarak anılmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nde kadına yönelik şiddetin kadın-erkek arasındaki eşitsizlikten doğduğu vurgulanmış ve bağımsız bir denetim mekanizması kurulmasına yönelik düzenlemeler yapılmıştır. İstanbul Sözleşmesi, ‘’Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi’ni (CEDAW) destekleyici nitelikte olmakla birlikte ilgili sözleşmede belirtilen ayrımcılığın yok edilmesini güçlendirici düzenlemeleri de içermektedir. Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan ve onaylayan ilk ülkedir.
İstanbul Sözleşmesi medeni haline bakılmaksızın tüm kadınları kapsamakla birlikte bireylerin cinsel yönelimleri konusunda da hiçbir ayrımcalıkta bulunmamaktadır. Sözleşmede kadına yönelik şiddetin kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik acı ve ıstırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayalı her türlü eylem veya bu eylemlerle tehdit etme anlamına geldiği belirtilmektedir. Bununla birlikte İstanbul Sözleşmesi şiddetin önlenmesi amacıyla kurumlarla işbirliği yapılması gerekildiğini, önlem ve eğitim politikalarına STK’ların dahil edilmesini ve konuya ilişkin mali kaynakların tahsis edilmesini hükme bağlamıştır. Bu yönleriyle sözleşme, şiddetin önlenmesine yönelik politikalar için bir yol haritası çizmektedir. Şüphesiz ki oluşturulacak bu politikalarda kamusal ve özel sektör desteği, psikolojik ve hukuksal destekler önemli bir rol oynamaktadır.
Ülkemizde Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı’nı kaldırılmasının akabinde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kurulmuştur. İlgili bakanlık “Kadın ve Aile Bireylerinin Şiddetten Korunmasına Dair Kanun Tasarısı’’nı hazırlatarak konuyla ilgili kurumlardan görüş istemiştir. ‘’Şiddete Son’’ Platformu kapsamında bir araya gelen birçok kurum önerilerini bakanlık ile paylaşmış ve 8 Mart 2012 tarihinde 6284 Sayılı Kanun (AİLENİN KORUNMASI VE KADINA KARŞI ŞİDDETİN ÖNLENMESİNE DAİR KANUN) yasalaşmıştır. İlgili kanunun yasalaşması her ne kadar kadına yönelik şiddet ile mücadelede ülkemiz adına atılan önemli bir adım olsa da, içeriğindeki eksiklikler dönemin kadın kuruluşları ve hukukçuları tarafından da ifade edilmiştir. Bilhassa kanunun tasarı aşamasındaki isminin (Kadın ve Aile Bireylerinin Şiddetten Korunması Yasa Tasarısı), meclise sevk edilirken “Ailenin Korunmasına ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun Tasarısı” olarak değişmesi kadın kuruluşlarının ve milletvekillerinin tepkisine neden olmuştur.
6284 Sayılı Yasa’da yer alan hükümler, şiddete yönelik mücadelenin iç hukukumuzdaki yansımasında önemli adımlar olmuştur ancak bugün gelinen noktada bu adımların yetersiz kaldığı ve pasif kılındığı apaçık bir gerçeklik oluşturur. Konuya ilişkin bir altyapı çalışmasının gerçekleşmemesi, yetkili bireylerin yasa ile ilgili bilgi sahibi olmaması, yargı mercinin yasayı yok sayan nitelikte kararlar vermesi ve benzer nitelikte yasayı uygulamada hükümsüz kılan birçok neden, kadına yönelik şiddet vakalarında 6284 Sayılı Yasa’yı etkisizleştirmektedir. Bu sebeple kadına yönelik gerçekleşen şiddet mücadelesinde ilgili tüm kurum ve kuruluşlarla ortak bir yol haritası çizmek gerekir. Salt hukuki düzenlemeler, kadına yönelik şiddet ile mücadelede yetersizdir.

